HATAY’DA GEZİLECEK YERLER


Hatay ev sahipliği yaptığı medeniyetler ve yemekleri ile Türkiye’nin bambaşka bir şehri. Gerçi Türkiye’deki tüm şehirlerin kendine has bir özelliği var tabi, fakat burası inanın bize bir başka. Samandağ’da maydanoz tarlasında tanıştığımız Fatih abinin dediği gibi “Hatay bir kültür şehri”.

 

İstanbul’dan hava yolu ile 1 saat 50 dakikada varıyorsunuz. Şu dönemde Hatay sınırında savaş olduğundan insanlar bize gitmeyin, ne işiniz var, karışıktır oralar deseler de biz gözümüzü karartıp Hatay’a vardık bile. Özel ve güzel indirimli kiraladığımız aracı hava alanından alarak Antakya’nın yolunu tuttuk.

Antakya

 

Uzun süre aracı park etmek için Antakya merkezi tavaf ettik. İnsandan çok araç var sanki. Nerden geliyor bu arabalar derken, sabah kahvaltısı yapmayan bu aç bedenleri hemen Uzun Çarşı’nın en bilindik kasabı Pöç’e götürüyoruz.

G0055808.JPG

 

Kasap arkadaşlar, bildiğiniz kasap yanlış okumadınız. Kenarları parlak metalden buzdolapları olan mahalle kasapları var ya he işte ondan. Hatay’a has olan kebapçılık da böyle. İstanbul’daki Steakhouseculuğu adamlar yıllar önce yapmışlar. Eti girişte askıda görüyorsunuz, makineden kıymayı çekiyor, zırh bıçağı ile baharat ve sebzeleriniz tekrar bıçaklıyor. Kasaplar işlerini yapadursun biz mekanın üst katında ferah bir yere geçiyoruz. Tepsi kebabı ve kağıt kebabını, onun öncesinden de 2 lahmacunu, yanına da ayranları söylüyoruz.

20180207_130156.jpg

Daha durun yeni başlıyoruz. Garson arkadaş kapıdaki kasap abilere siparişi söylüyor. Onlar da tepsilere gramajına göre eti garnitürü sosunu döküyor veriyor tepsileri tekrar garsonun eline. Tepsiler ellerinde Uzun Çarşı’da dükkanın 20 metre ilerisindeki mahalle fırınına gidiyor. Burada halk da yaptıkları ürünleri pişirtebiliyor, sadece mekana ait bir yer değil. Buradaki adet böyle, kebaçıların mutfağında pişirme işi yok her tarafta bu taş fırınlardan var.

20180207_134959.jpg

Odun ateşinin kokusu, ısısı ayrı bir tat veriyor kebaba. Tepside olması ve altında yanmaz kağıt olması hem çabuk pişiriyor hem de yağı etin kendisinde kalıyor. Lahmacun kalın hamurdan, bol etli, sıcak sıcak inanılmaz lezzetli. Pöç Kasabı’nın genel olarak ürünleri çok yağlı, yerken bunu hissedebiliyorsunuz. Bunu nerden mi biliyoruz, çünkü diğer gün Pöç’ün hemen karşısında başka bir kasap olan Aydın’da da yediğimiz için bunu söyleyebiliyoruz. Fakat yemek çok keyifliydi, mutluluk bu olsa gerek.

20180207_154637.jpg

 

Sizce de öğlen yemeğinin üstüne güzel bir künefe gitmez mi? Uzun Çarşı sokaklarında dolaşarak künefe avına çıkıyoruz. Köz ateşinde künefe yapan çeşmenin yakınındaki Dalgaç’a geçiyoruz. İki künefe söylüyoruz, sokaktan da mırra satan Suriye’li abiyi yakalıyoruz, kahveleri de ondan alıyoruz. Bizim keyfimize diyecek yok anlayacağınız. Buradaki ilk künefe deneyimimizi en son değerlendireceğiz  ama şunu söyleyelim lezzetliydi.

20180207_140702.jpg

Ağzımız kulaklarımızda Uzun Çarşı’da dolaşırken tel kadayıfın yani künefenin hamurunun nasıl yapıldığını, taş kadayıfın nasıl yapıldığını, izliyoruz. Hamurlu tatlıyı seven bir şehir burası.

20180207_142131h.jpg

Çarşının arka kısımlarında kalan, unutulmaya yüz tutan kalaycı Nebil abi ile karşılaşıyoruz. Nebil abi 4. kuşak, kırk yedi yıldır kalaycılık yapıyor. Üç çocuk büyütmüş bu güzel ve eski atölyede. Şimdi unutuluyor bizim sektörümüz, sağlıklı olan aslında bakır ve topraktır diyor Nebil abi. Çayını içiyoruz Allah’a emanet diyerek Habib-i Neccar dağına çıkıyoruz.

Habib-i Neccar

 

Burası Antakya’yı kuşbakışı gören, dağdan çok tepe aslında. Gün batımına yakın saatlerde çıktığımız için güneş karşımızda fotoğraf çekimine pek izin vermiyor.

G0145975.JPG

 

Habib-i neccar hakkında yöre halkının anlattıklarını dinledikten sonra. Doğruca aşağıya inip Habib-i Neccar Cami’ sine gidiyoruz. Hz. İsa’nın havarilerinden Yunus (Yuhanna) ve Yahya(Pavlos) ile onlara ilk inanan ve şehit edilen Antakyalı Habib-i Neccar’ın Türbesi, bu caminin yanında bulunuyor.

20180207_171546.jpg

Habib-i Neccar hakkında çok fazla efsane ve rivayet var arkadaşlar. Kaynakların çoğunun yazdığına göre; Bu iki elçi Antakya’ya girerken koyunlarını otlatan marangoz Habib-i Neccar ile karşılaşır (neccar, marangoz demektir). Neccar, yatalak oğlunun elçiler tarafından iyileştirilmesi üzerine Hz. İsa’nın getirdiği dine iman eder. Ancak Antakya’lılar, elçileri hoş karşılamaz ve onları hapse atarlar. Hz. İsa, bunun üzerine Barnabas’ı şehre üçüncü elçi olarak gönderir.

GOPR5991.JPG

Elçilerin tüm çabalarına rağmen halk İsa’nın dinine inanmaz ve onları öldürmeyi planlar. Bunu öğrenen Habib-i Neccar, şehre giderek Antakya’lılara “Sizden hiçbir ücret talep etmeden Hakk dinini anlatan bu elçilerin söylediklerine uyun” diye seslenir. Hz. İsa’nın elçileri de, Habib-i Neccar da işkence altında şehit olurlar. Bu olay Kur’an’ın Yasin suresinde anlatılmakta olduğu düşünülüyor.

GOPR5990k.jpg

Fatihaları okuyup caminin tam karşı sokağından içeriye dalıyoruz. Sokaklar inanılmaz dar, bazı yerleri bir insanın ancak geçebileceği kadar. Hava kararmaya başlıyor. Çatılardan salınan kuşların ayaklarındaki zil sesleri eşliğinde, kayboluyoruz bu tenha ve bir o kadar ilginç Antakya sokaklarında.

20180207_175244.jpg

Madem Hatay’dayız o zaman ikinci bir künefe de yenmez mi? Uzun Çarşı’da iddialı olduğunu söyleyen Çınar Altı Künefe’ye gidiyoruz. Kapanmaya yakın geldiğimizden, son künefe parçalarına yetişiyoruz Allah’tan.

20180207_182740k.jpg

Ortaya bir künefe kaymaklısından, yanına da sıcak çayları söylüyoruz. Saat 7 civarıydı sanırsak, siz dikkat edin bizim gibi geç gelmeyin. Lezzetli ve kendine has bir tadı olan bir yer. Fakat bize çok da iddialı gelmedi işin açıkçası. Tatlıları yedikten sonra keyfimize diyecek yok çok şükür.

20180207_185706.jpg

Halen kalacak bir yer de bulamadık, aslında bulmuştuk ama arıyoruz arıyoruz telefonlara çıkan yok. Güven vermediği için gitmiyoruz. Yorgunluk kahvesi içerken internetten bakarız diyerek Kurtuluş Caddesi’nde bir kahvehaneye giriyoruz.

20180207_175912.jpg

Öyle hafife alınacak bir kahve değil burası, 100 yılı aşmış bir mazisi var mekanın. Oturduğunuz masadan sandalyesine her şey ilk günkü gibi aynı. Yüksek tavan, ahşap doğramalar, zamanından bu yana saklanmış gaz lambaları, sobası, yerleri, duvarları inanın bize kokusu bile farklı. İçeri girdiğinizde asırlar arası yolculuğa çıkıveriyorsunuz aniden.

20180207_192305k.jpg

Buranın bir diğer özelliği de kendilerine ait olan enteresan tatlıları. Adı ise Haytalı; kasenin alt kısmında muhallebisi var, onun üstünde kaymaklı dondurması ve etrafına gülsuyu ve pudra şekeri. Gülsuyu ise neon pembesi renginde. Sorduğumuz da gıda boyası ile renklendirdiklerini söylüyorlar. Sahipleri abi kardeş, çocukları ile beraber işletiyorlar kahvehaneyi. Çayımızı içip sohbet ediyoruz abilerimizle.

20180207_191922.jpg

Hava çoktan karardı ve Kurtuluş Caddesi’nde biraz yürüyoruz. Burası, dünyanın meşalelerle aydınlatılan ilk caddesi arkadaşlar.. Hem de Hatay’da.

Antakya’nın konakları meşhurdur, biz de güzel fiyatta konaktan bozma bir otel buluyoruz ve yorgunluk uykusuna doğru gidiyoruz artık.

20180207_203920.jpg

Hatay’da 2. Gün

Sabah çok erken kalkıyoruz çünkü bugün rotamızda uzun yolculuklar var. Otelde Hatay’ın Ege’yi kıskandıracak yöresel lezzetleriyle hem karnımızı hem de gözümüzü doyuruyoruz. Kemerleri taktığımız gibi 50 dakika sürecek fakat dünyanın en uzun kumsallarından biri olarak kabul edilen Samandağ Çevlik Plajı’na gidiyoruz. Evet yanlış duymadınız 14 kilometreyi bulan uzunluğu ile Türkiye’de birinci sırada dünyada ise… araştırmalarımıza göre çok efsane var. İlk yirmi yazan mı, ikinci yazan mı, onuncu yazan mı, birinci yazan bile var.

20180208_095117.jpg

Her neyse kaçıncı olduğu çok mühim değil bizim için. Kumsalı gri ile siyah arası bir kuma sahip ve irili ufaklı beyaz kireç taşları ile dolu. Ayakkabıları çıkardığımız gibi kumsalda yürümeye başlıyoruz. Çok yumuşak kumu olduğundan, yürümek inanılmaz yorucu oluyor. Fazla sürmeden bu romantizm, ayakkabıları giyinip Titus Tüneli’ne doğru çıkıyoruz.

Titus Tüneli ve Kaya Mezarları

 

20180208_101300.jpg

Giriş ücreti 8 TL ve müze kartı geçerli. Girişi çok güzel düzenlenmiş, sizi yönlendiren tabelaları görünce de gezilmeye değer olduğu daha en başından belli oluyor. İklimi ve bitki örtüsünden dolayı yeni açan gelincikler, hasat mevsimi gelen maydanoz tarlaları, yemyeşil ağaçlardaki portakallar ve mandalinalar bizi bizden aldı. Hayal gibi şaşkın şaşkın gidiyoruz. Patikanın kenarlarına yapılmış kulübelerde yöre halkı satış yapmakta. Defne yağı, defne sabunu, salça, reçel ne ararsanız var. Not: Defne yağını  alırken dikkat edin, el yapımı naturel olduğu için fazla is kokuyor.

20180208_102914.jpg

Maydanoz tarlasının ortasında oturan çiftçi abimizi ve ablalarımızı görünce selam verip sularını içmeye yanlarına gidiyoruz. Bir de ne gördük, ablalar evlerinde yaptıkları ürünleri getirmiş çaylarını demlemişler mi. Maydanozların arasında pöfür pöfür kahvaltı yapıyorlar. NOT: Derin imrenme içerir. Onların suyunu içip hal hatırlarını sorduktan sonra, dönüşte tekrar uğramamızı ve nasıl maydanoz toplanır bize göstereceklerini söylüyorlar. Biz de bu gazla Titus Tüneline doğru tekrar yola devam ettik.

İ.Ö. 1. Yüzyılda, sel ve taşkınlardan korunmak için yapılmış tünelin, girişini görmektesiniz. 1380 metre uzunluğunda olan tünelin orta kısımları zifiri karanlık. Telefonumuzun feneri sadece önümüzü aydınlatabiliyordu düşünün. Ama biz tünelin sonuna kadar gittik hatta geri bile döndük 😊 Kaynaklara göre dağ içine oyulan tünel, yerden 7 metre uzunlukta dense de, bize çok daha yüksek geldi. Rüzgarın çıkardığı anafor, suyun sesi, karanlığın hayal gücü…insanı etkileyip büyülüyor…. Not: el feneri almayı unutmayın, derin korku içerir +18. . . #oralarnereler #hatay #samandağ #titus #titustüneli #dark #fear #travel #travelworld #travelphotography #travelpics #traveller #travels #coupletravel #türkiye #tunnel #turkish #turkishfallowers #anıyakala #andakal #red #karanlık #gezmeklazım #hadibizkaçtık #gezingezindönün #i.ö. #gezginler

A post shared by idil & burak 🌍 Travellers (@oralarnereler) on

Güçlü bir rüzgar sizi takip ediyor tünel yolunda. Hani annelerimiz seslenir ya; oğlum kızım şu kapıyı camı kapa ceryan yapıyor. He onun biraz daha şiddetlisinden bir rüzgar devamlı sizinle. Arkadaşlar Titus Kaya Tüneli dünyada insan gücü ile yapılmış en büyük ve en uzun tünel olarak geçiyor. Başının ve sonunun üstü açık ama orta kısmının üstü kapalı arkadaşlar. Orta kısmı sola dönüşlü olduğundan zifiri karanlıkta telefon ışığı ile önünüzü zor görüyorsunuz. Çok korkmayın, sonunda aydınlık var fakat ürkütücü bir ambiyansı var söylemedi demeyin. Çık.9ış duvarında bu tünelle alakalı bir kitabesi bile var. Görmeden dönen tavuk olsun mu :). Tünelin uzunluğu 1380 metreymiş, yüksekliği ise 7 metre kadar eni ise 6 metreymiş. Biz ölçmedik Wikiden baktık.

Dağdan gelen derelerin ağzı Nikator adıyla anılan tarihi kentin liman bölümüne bakmaktaymış. Bu limanın dağdan gelebilecek sel sularıyla dolabileceği düşünüldüğünden, Titus tarafından derenin ön kısmı bir duvar ile kapatılmış, duvarın dereden gelen bölümü ile deniz arasındaki dağ da delinerek tünel yapılmış. Ya nutkumuz tutuldu diyebiliriz. Akıl almıyor nasıl bir azimdir bu. Ferhat’ın Şirin için dağları deldiği efsane olabilir ama burası gerçek arkadaşlar. 2014 yılında tünel UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne eklenmiş.

20180208_111543.jpg

Fotoğraflarını çekip, korkularımızdan geçerek tünelin dışına yani geldiğimiz yöne geri dönüyoruz. 100 metre kadar soluna doğru yürüdükten sonra Kaya Mezarları’na halk tabiri ile Beşikli Mezara geçiyoruz.

Kaya mezarları ya da Beşikli Mağara olarak da bilinen bu mezarlar 2000 yıllık. Kayaların oyulması ile meydana getirilen bu yapının, zamanın ileri gelenleri için inşaa edildiği düşünülmekte. Birbirine bağlantılı 4 mekandan, tabana ve yan duvarlara oyulan toplam 93 mezar yatağından oluşmaktadır. Tavandaki ve duvarlardaki motifler aklınızı alacak. Buralardan çıkarılan altın ve değerli eşyalar, Hatay Müzesinde sergilenmekteymiş. . . #oralarnereler #hatay #samandağ #beşiklimağara #titustüneli #kayamezarları #travelworld #travelpics #traveller #travel #instago #cave #mağara #coupletravel #türkiye #türkish #turkishfallowers #gezingezindönün #history #gezgin #gezgincift #türkiye #çevlik #mezar #samandağ #vespasianus #aniyakala #seleukeiapieria #pieria

A post shared by idil & burak 🌍 Travellers (@oralarnereler) on

Kayadan oluşan tepenin duvarını tabanını buldukları her yeri oymuşlar, utanmasalar tavanı bile oyacaklarmış. Birbirine bağlı 4 mekanın içinde sütunlar ve 93 adet mezar yatağı bulunuyor. İnanılmaz geliyor gerçekten. O zamanlar nasıl bir proje ile çalışmaktır bu anlam veremiyoruz. Çünkü nesilden nesile geçilerek yapılması lazım, bir insan ömrü yetmez bu mezarları yapmaya.

ttius.jpg

Seleukera Piera şehrinde yaşayan askeri komutanlar ile birlikleri için kurulduğu düşünülüyor. Mumyalanarak defnedilen cenazelerin altlarında oluşturulan gizli bölmede ise değerli eşyaların gömüldüğü düşünülüyor. Definecilerin mekanı anlayacağınız.

20180208_114147-01.jpegÇiftçi ablalarımızın yanına tekrar döndüğümüzde onlarla beraber maydanoz topladık ve hasadın püf noktalarını gösterdiler bize. Sıcak kanlı iyi insanlarla ne kadar zaman geçirirseniz o kadar keyiflidir hayat.

 

 

Tabi size kalmış fakat biz tam iki buçuk saatte bitirdik tüm tüneli, mezarları ve sohbeti 🙂

Vakıflı Köyü

Araca biner binmez ee şimdi nereye gidiyoruz haritayı elimize alalım bir bakalım, dedik. Rotamızı 20 dk sürecek olan Türkiye’nin tek Ermeni Köyü olan Vakıflı Köyüne çevirdik. Yol çok bozuk olduğundan 35 dakikamızı alıyor. Köylerin içinden, tarlaların yanından gidiyorsunuz Vakıflı’ya. Vardığımızda toplanmış olan portakalları kasalara istifleyen ablaların yanın da alıyoruz soluğu.

20180208_124844.jpg

Keyifli bir sohbet ediyoruz, sonra da o taze güzel portakallarından ısmarlıyorlar bize. Köy kahvesine geçiyor, demli 2 çay söylüyoruz, soluklanıyoruz.

G0076240.JPG

Derken kahveye gelen bizim gibi gezgin abilerle muhabbete dalıyoruz. İşin komiği Ermeni köyünde oturup Lazları konuştuk. Artvin’de Kurban Bayramının 3. günü festival varmış öğrenmiş olduk. Sonra, yolumuz uzun diyerek izin isteyip kalkıyoruz kahveden. Sağolsunlar çaylar bizden diyerek uğurluyorlar bizi. Köyü gezemedik ama muhteşem portakallar yedik.

Hıdır Bey Köyü – Musa Ağacı

Araca doğru yürürken rotamızı konuşmaya başladık bile. Musa Ağacı’na yani Hıdır Bey köyüne doğru yola çıkıyoruz.

20180208_141552.jpg

Musa Ağacı’nın hikayesi şöyle; Hz. Hızır ile Hz. Musa, Musa Dağı’na çıkmak üzere yola çıkarlar. Yolda susadıklarında Hıdır Bey köyündeki çeşmeden (Ab-ı Hayat deniliyor çeşmeye) su içerken elindeki bastonu ağacın yanına yaslıyor ve bastonu orada unutuyorlar. Akıllarına bastonu unuttukları gelince geri dönüyorlar köye. Ağaca varıyorlar ki baston fidan vermiş oracıkta, kök salmış toprağa. Ağacın gövde çapı 7,5 metreymiş. Dıştan ölçüldüğünde ise 20 metreyi buluyormuş. Ağaç o kadar büyük ki içindeki oyuğa insan girebiliyor. Halk arasında 2000-3000 bin yıllık olduğu söylense de, verilerde en fazla 1000 yıllık olabileceğini yazıyor.

20180208_141235.jpg

Musa Ağacı’ndan çıkarken yol kenarında kahvaltı ve yemek yerlerini görünce birine dalıyoruz. Güzel çaylarından içip, gözlemelerinden ve biberli ekmeklerinden yiyerek vuruyoruz yollara kendimizi.

G0106397.JPG

Harbiye Şelaleleri

Arabada haritayı elimize alıp yirmi dakika mesafedeki Harbiye Şelalerine geçiyoruz.

Yolda fabrikanın yanından geçerken dikkatimizi kamyonlardaki dallar çekiyor ve dalıyoruz binaya. Burası arkadaşlar, defne yaprağı ayıklayan ve hazırlayıp çuvallara koyan bir fabrika. Çalışan abla ve abilerimizle sohbet edip, defne yaprağı hakkında bilgi alıyoruz. Tekrar yola devam….

20180208_144119.jpg

Şelaler…Evet Harbiye Şelaleleri… bizim hüsrana uğradığımız yer. Çünkü bir sürü büyüklü küçüklü şelale göreceğiz  diye düşünürken bir de ne görelim?!

20180208_152418.jpg

Dağın yamaçlarının her bir yanına mekanlar açılmış, bunlar kendi yerlerinde havuzlar, küçük şelaleler yapmış. En büyüğü bizde, en eskisi burası, buyurun gelin bakın diye dükkanların kapılarına yazıp, sizi içeriye sokmaya çalışıyorlar. Diyeceğimiz o ki hiç bizlik bir yer değil. Şelale yolunda yürürken satıcılar var. Alışveriş yapabilir ve bir çoğu ile sohbet edebilirsiniz bizim gibi.

St. Simeon Manastırı

Yol sizi nerelere götürüyor, beklemediğiniz yeni rotalar da çıkarıyor yeter ki eşlik edin. Biz de, yoldan geçerken gördüğümüz rüzgar güllerine doğru gidiyoruz. Ordan da St. Simeon Manastırına 30 dakikalık bir yolculuğumuz var.

Rüzgar gülleri evet uzaktan ne kadarda küçüklermiş meğer. Yaklaştıkça sesi ayrı cüssesi ayrı geliyor bize. Fotoğraflarını çeke çeke çıkıyoruz en tepeye. Hava biraz kapalı ve rüzgarlı, güneş yarım yarım kendini gösterirken bize mükemmel kareler çıkıyor.

Aziz St. Simeon Manastırı’nın yaklaşık 1400 yıllık bir tarihi varmış.

G0166522.JPG

Aziz Simeon 1,5 metre eninde 10 metre yüksekliğinde bir sütunun üstünde 40 yıl yaşamış. Terk-i Dünya Tarikatı’nın lideri olan bu adamlar, çile çekmek ve Tanrı’ya yakın olmak için bu yolu seçmişler.

Teknoloji ve 1400 yıllık tarih iç içe. 1,5 metre eninde, 10 metre yüksekliğinde bir sütunun üstünde, 40 yıl yaşamış Antakya'lı Aziz Simeon'dan ismini almış bir manastır burası. Düşünsenize, bu alandan çıkmadan yemek yiyor, yatıyor, tüm ömrünü geçiriyor. Belki de Tanrı'ya daha yakın olduğunu düşünerek çile çekiyor. Terk-i Dünya Tarikatının da merkezi olarak bilinen bu yerde neresinden bakarsanız bakın fonda rüzgar gülleri olacaktır 😊 . . . #oralarnereler #hatay #antakya #samandağ #rüzgargülü #manastır #stsimeon #stsimon #mountains #landscape #travel #travelworld #travelpics #tr #travelphotography #coupletravel #türkiye #turkishfallowers #anıyakala #gezginler #clouds #technology #history #gezingezindönün #hadibizkaçtık

A post shared by idil & burak 🌍 Travellers (@oralarnereler) on

Her neyse manzara mükemmel yarım saat kadar sürüyor burayı gezmek ve bu arada ücretsiz.

Antakya’ya Dönüş

Artık karnımız çok acıktığı için doğru yolumuzu Antakya’nın şehir merkezine Aydın Kasabı’na çeviriyoruz. Burasıda Pöç Kasabı gibi bir mekan fakat burası esnafın ve daha çok yerli halkın gittiği yer. Aynı yiyecekleri burada da sipariş veriyoruz. Fakat garnitürü bol, ayranı ise litrelik getiriyorlar.

20180208_183105.jpg

Pöç ile Aydın Kasabı arasındaki farkı soracak olursanız, Aydın’ın yemekleri daha hafif ve kebapların hayvansal yağı daha az. Pöç daha yoğun lezzette  ve daha yağlı. Aydın, garnitürü bol ve ayranı çok. Pöç’ün garnitürü az ayran bakır tasta. Ama pöçün lahmacunu çok daha güzel. Ve malesef Pöç, Aydın Kasabı’nın nerdeyse iki katı fiyatta.

20180208_193656-01.jpeg

Dolanıyoruz Uzun Çarşı’nın tenha ve karanlık sokakların da. Halen iş yapan ustalarla konuşup selamlaşıyoruz. Ara sokaklarda çocuklar ellerindeki kuşları birbirleri ile takas yapıyorlar.

20180208_190251-01.jpeg

Hemen çocukların yan sokağından geçerken, kanat seslerinin çok geldiği bir dükkanı fark ediyoruz ve içeriye giriyoruz. Burası Kuşcu Kahvesi ve bölümlere ayrılmış raflarda tünemiş, yemlenen bir sürü kuş var. Mekanda insanlar oturmuş, çayını kahvesini içerken kuşları seyrediyorlar. Bir yandan da kuşlarını bakıma alanlar var.

20180208_190716.jpg

Kuş kuaförü dedik biz bu duruma. Çünkü güvercinlerin kaşlarını alıyorlar, pedikür yapıyorlar resmen. Bize bu ilginç ve büyük hobilerini hayranlıkla dile getiriyorlar. Biz de can kulağı ile dinliyoruz kuşcu abileri. Ismarladıkları çayları içiyoruz sonra Hatay’ın Asi Nehri’nin kıyısından kıyısından yürüyoruz.

20180208_191307.jpg

Tam merkeze geldiğimizde gözümüze bir mekan çarpıyor. Meğer burası eski meclis binasıymış ve şuan bir kafeye çevrilmiş. Sonra, künefede iddialı olduğunu duyuyoruz ve kan şekerimiz nedense yerlere düşüyor hemen.

20180211_212525.jpg

Evet şu an bir şehir olabilir ama bir zamanlar ülkeydi Hatay.

byrkhatay.jpg

Yok yanlış duymadınız kendi başına bir ülke. Misak-ı Milli sınırlarımız içinde olan Hatay, 1921’deki Ankara antlaşması ile Fransa’ya teslim edilmişti. 1936’da Fransızlar, Suriye’ye bağımsızlık verdikten sonra Hatay’ın topraklarını da oraya katmak istedi. Bunun üzerine Atatürk ve hükümet buna karşı çıktı. O zaman da orta yol olarak, iç işlerinde bağımsız olsun Hatay’ın, dış işlerinde de Suriye’ye bağımlı kalsın, fakat resmi dili ise Türkçe olsun dendi. Bu teklife de 2 ülke sıcak bakmayınca, Hatay hükümeti boş durmayıp 1938 yılında ilk meclis toplantısında ülke statüsünü almış oldu.

20180211_212352.jpg

Sonrasında dünya ekonomisinin çöküşünü ve siyasal durum açıklarını kullanan Atatürk ve hükümet, Fransa ile 23 haziran 1939’da anlaşma yapıldı. Bu antlaşmada Hatay’ın Türkiye’ye verilmesini kabul edildi. Türkiye’nin Fransa’ya 7 milyon frank ödendiği söyleniyor ancak bu Fransızların taşıyamayacağı eşyaları için ödenen paradır. Bu eşyalar ve binalar böylece Türkiye Cumhuriyeti’ne geçmiştir. Hatay Hükümet’i de, meclisinde yaptığı son toplantıda oy birliği ile Türkiye topraklarına katılmayı kabul etti.

20180208_204848.jpg

Biz olayımıza dönelim. Meclis Künefe binası çok güzel arkadaşlar; yüksek tavan, kapıları deri kaplı ve tarih buram buram kokuyor. Şimdilerde kafe olmasının yanında, eski meclisin toplandığı salonda ise konser ve tiyatrolar sahneleniyor. Koltukları halen değişmemiş muazam bir yer muhakkak gidin deriz. Künefesine gelince arkadaşlar, yanında verdikleri ikram sütüyle beraber mekanın güzelliğini de yanına katarsak bizden 10 puanı alan künefe olmayı başarıyor… Harika bir lezzetti.

 20180208_203401.jpg

Hatay’da 3. Gün

Sabahın erken saatlerinde kalkıyoruz ve Hatay’ın yöresel lezzetleri ile kahvaltımızı yapıyoruz. Sonra da Türkiye’nin ilk Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Müzesi’ne ev sahipliği yapan yapıya gidiyoruz. 19. yy da inşa edilen 2 katlı, ortasında avlusu ve portakal ağacı olan eski bir Antakya Konağı burası.

20180209_095331.jpg

Cam kavanozda ve el örgüsü sepetlerde 280 tane tıbbi ve aromatik bitki sergilenmekte. İsmini bildiğiniz ve daha adını hiç duymadığınız birçok bitki var. Alt katta bulunan ve girdiğinizde çok hoş bir kokuyla sizi karşılayan odaları da var. Bu odalarda bitkilerin yağlarını görüp, ne için kullanıldıkları hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Bizim 30 dakikamızı aldı müze ve  bu arada giriş ücretsizdir arkadaşlar.

20180209_102046.jpg

Sonraki rotamızda bir türlü yetişemediğimiz St. Pierre Kilisesi var. Neden yetişemediğimiz diyoruz kapanış 17:00 diyor ama 16:30’da kapatıyorlar. Bizim bitki müzesinden buraya gelmemiz 10 dakika kadar sürdü. Giriş 15 TL ve müze kart geçerlidir. İçeri girip çıkmamız 2 dakikamızı aldı. Antakya’daki ilk Hıristiyanların gizli toplantıları için kullandıkları bu mağara Hıristiyanlığın en eski kilisesi olarak kabul ediliyor. Hatta Hz. İsa’ya inananların Hristiyan ismini aldıkları ilk yer. Buranın fiyatının 15 lira olması bizim tarih anlayışımız gereği çok saçma geldi. Ücretin yüksekliği ile bildiğiniz, hırıstiyanları sömürme olarak görüyoruz. Bu kilise dünyadaki yaklaşık 2 milyar insan için “Hac Yeri” olarak önem taşıyor. Büyük bir evin salonu kadar arkadaşlar. Kayanın oyulmasıyla yarım bir kubbe düşünün işte. Küçük kayalardan çıkan sular, kilisenin içindeki bir havuzda toplanıyor. Hristiyanlar için ise bu sular, vaftiz suyunun ilk kaynağı olarak kabul edilmiş. Hristiyanların olduğu kadar Müslümanların da bu suyu şifa niyetiyle içtiğini duyduk.

20180209_112533.jpg

Kiliseye çok yakın olan Antakya Mozaik Müzesi’ne yani dünyanın en büyük mozaik müzesine doğru yola çıkıyoruz. Bu arada, Hatay Arkeoloji Müzesi ile Antakya Mozaik Müzesi aynı yer. Dikkat; Adresi navigasyona yazmayın arkadaşlar, çünkü sizi merkezdeki eski Arkeoloji Müzesine götürüyor. Bu yanlışlık ile ilgili uyarımızı biz yetkililere yaptık belki düzelmiştirler. Tabelaları takip edin sizi götürür. Bu eşsiz müzeyi gezmek için kişi başı 15 tl veriyorsunuz. Müze kartı geçiyor ve satışı da yapılmaktadır. Kimliğiniz yanınızda olması yeterli 50 tl vererek 1 yıl boyunca tüm müzelere ücretsiz girebilirsiniz. Müzede  35 bini aşkın envanter bulunuyormuş.

20180209_111719.jpg

Keyifli bir yer yapmışlar gezerken sıkılmıyorsunuz. Bizim dikkatimizi çeken parçalar ise Mevsimler Mozaiği, Eros ve Psykhe Mozaiği, Talassa Deniz Mozaiği, Aslanlı Sütun Kaides, Sidemara Tipi Lahit ve Kral Suppilulima’ya ait taşa işlenmiş figürü oldu.

Gezimizi tam bitirirken, müze çıkışında odalara ayrılmış bölümde ortaöğretim gören arkadaşlarımızla karşılaşıyoruz. Hocaları ve bir arkeolog eşliğinde mozaik ve tarih hakkında bilgi edinirken, resim yapıp eğleniyorlardı.

G0046697.JPG

Güzel bir eğitici atölye oluşturulmuş burada.

G0046675.JPG

Bölümün başında bulunan arkeolog Cumhur bey ile, bu tarz eğitimlerin önemi ve Türkiye’de arkeolojinin yeri ile ilgili sohbet ettik. Böyle tarihini seven hocalarımızın olduğuna ve soru sormasını bilen gençliği görünce çok sevindik. Oralarnereler den 100 puan aldılar.

G0046716.JPG

Ve artık Adana’ ya gitmek için hazırız arkadaşlar gezimizin 2 günü de orada geçecek. Fakat Adana’ya giderken yol üzerinde uğrayacağımız yerler var daha sırada.

Araçta haritayı elimize alıyoruz ve iskenderun’a giderken yol üzerinde bulunan Belen’ e uğruyoruz. Burada Kanuni Sultan Süleyman’ın Kervansaray’ı bulunuyor. Merkez caminin tam karşısında yol üzerinde sadece 500 metre içeride.

G0056741.JPG

Fakat görülmeye değer bir şey bulamıyoruz açıkçası, siz yine de bu linkten bir göz atın isterseniz. http://www.belen.gov.tr/han-kanuni-sultan-suleyman-kervansarayi

Sonraki rotamızda bulunan yer ise Payas Kalesi, Sokollu Mehmet Paşa Külliyesi, Cin Kulesi ve Zeytin Ağacı. Korkmayın bunların hepsi yanyana. Tabelaların bizi yönlendirmesi ile 40 dakika sonra oradaydık.

Girişlerinde ücret yok arkadaşlar, ilk önce Külliye’ye ait Han’ın giriş kısmından satış yapan dükkanlar görüyorsunuz. Sokollu Mehmet Paşa tarafından, Mimar Sinan’a yaptırılan bu Külliye oldukça büyük. Edirne’deki Selimiye ile aynı zamanda yapılan bu yapı, ustalıkla yapılan Mimar Sinan eseridir. Anadolu’nun en büyük külliyesi olmasının yanında, 48 adet dükkanlı Han, Tabhane, Cami, Sübyan Mektebi gibi gibi baya kapsamlı bir yapı burası.

20180209_141653.jpg

Sonra külliyenin bir kapısından çıkıyoruz ve Payas Kalesi’ne geçiyoruz. Denizden 700 metre uzaklıkta bir kale. Bizim şansımıza bu kale tadilatta olduğu için çekim pek yapamadık. Ama çok büyük olduğu her halinden belli. Girişine aldanmayın içerisi efsane. Haçlı seferleri sırasında Cenevizliler tarafından yapılmış. Mimar Sinan da Külliye’yi yaparken bu kaleyi göz önünde tutarak yaptığı çok aşikar.

20180209_141915.jpg

Sonra caminin avlusunda yer alan Zeytin Ağacı gözümüze çarpıyor. Çeşmenin hemen yanında duran kocaman bir ağaç. Mimar Sinan, Külliye’nin yapılacağı yerdeki zeytin ağaçlarını söktürmüş, sadece bu avluya denk geleni bıraktırmış. Gövdesi bodur ama dalları kocaman bir alanı kaplıyor. Yılda 300 kg yakın zeytin veren, dünyanın en yaşlı Zeytin Ağacı ünvanını taşıyormuş. Ağaç ile selfie çekilenleri görürseniz şaşırmayın.  Bu arada bu yerlerle alakalı daha çok bilgi için http://www.payas.bel.tr/sayfa.php?idno=13 bu linke bakabilirsiniz.

20180209_142356.jpg

Bu tarihin savaşçı yerinden ayrıldıktan sonra, rotamızı tekrar Adana istikametine çeviriyoruz. Yolumuz Dörtyol üzerinden devam ettiği için her yerin portakal tarlası olduğunu görüyoruz. Türkiye’de Dörtyol portakalının önemi çok büyük. İlçenin büyük bir alanında bu turunçgillerden yetiştiriliyor. Bizde yol kenarından içeriye giren bir sokağa dönüyoruz ve aracı park ediyoruz. Tarlaların içinde yürümeye başlıyoruz.

Maşallah ağacın her yerinden turuncu turuncu fışkırıyor portakallar. Fotoğraflarını ve videolarını çekiyoruz. Sonra araca doğru giderken bizi bir sürprizin beklediğinden haberimiz yok tabi. Aracın başında bir abi elleri arkada bizi bekliyor. Hal hatır sormadı tabi bize, burada ne işiniz var ne yapıyorsunuz gibi soruları sordu. Biz de geçerken hoşumuza gitti biraz fotoğraflarını çektik dedik. İyi işiniz bitti ise çıkarsınız dedi, biz de teşekkür ettik. Abimiz arkasını döndüğünde sırtında gizlediği tüfeği görünce hatalı bir iş yaptığımızı fark ediyoruz. Not: sormadan, izin almadan portakal tarlasına veya başka bir tarlaya girmeyin arkadaşlar, tehlikeli olabilir.

20180209_150741.jpg

Yol kenarlarında çuvalla portakal satılıyor hatta sıkmalık yada şurupluk diye tabir ettikleri kocaman yazılı tabelaları görüyorsunuz. Yol üzerindeki diğer bir rotamız olan İssos Harebeleri’ne doğru ilerliyoruz.

Bu yer tam olarak Ezrin Tren İstasyonunun 2 km kadar ilerisinde. Harabelere doğru ilerleyen su kemeri siz giderken, yanınızda eşlik ediyor ve muhteşem kareler çıkıyor. Harabelerin etrafı başak tarlası olduğu için biraz yürümesi zor. Devlet sit alanı kabul edip tarihi kalıntılar için çalışma başlatmış o yüzden asıl kalıntıların olduğu yeri çitle çevirmişler. İleride koyunlarını güden çifte doğru gidiyoruz. Selamlaşıp yer ve yöre hakkında kısa bilgi alıyoruz. Çok şirin iki çift bu abimizle ablamız.

20180209_152950.jpg

Buradan da ayrılarak Hatay sınırlarından çıkmış oluyoruz ve 2 günlük Adana gezisi başlıyor.

Hatayda 4. Gün

Adana gezisi bitirdikten sonra eve dönüş yolculuğumuz Hatay’dan yapacağımız için, dönüş yoluna da bir kaç yer sığdırıyoruz. İlk durağımız anayola çok yakında duran siyah taş duvarları ve çevresindeki gür çam ağaçları ile Toprakkale Kalesi oluyor.

20180211_164018.jpg

Yol kenarında tabela ile oku takip ederek 2 dakika sonra kalenin dibindesiniz. Kaleye çıkan yol inanılmaz keyifli ve mis kokulu çam ağaçları içerisinde. Toprakkale Kalesi, Osmaniye-Adana ve Hatay yollarının kavşak noktasında bir yerde. Toprağı bu alana yığarak bir tepe, yükselti oluşturmuşlar ve üzerine de bu kaleyi inşaa etmişler ve ismini de bu oluşumdan dolayı almış. Gezerken kendinizi Game Of Thrones sahnesinde hissedebilirsiniz. Ejderhaların saldırısına uğramış bu kalede Aryanın Lannister’lara intikam planları yaptığını düşünebilirsiniz. Yeni bölümü de bir gelmedi gitti.

Kaleden ayrılıp İskenderun’a doğru yola koyulduk. İlçeye vardığımızda artık güneş batmaya başlamıştı bile. Pembe bulutların altında mavi deniz ve palmiyeler.

Bu şehirde gün batımı bir harika dostum. Sonra yanımızdan ayrılmayan ve bizi uzun süre takip eden bu rayların hangi tren yolculuğuna ait olduğunu araştırıyoruz. Bir yandan güneşin batışı bir yandan da rayların parlayışı sunay akının sözleri aklımıza geliyor ‘’İki rayı gibiyiz bir tren yolunun yakın olması neyi değiştirir son istasyonun’’.  Bu tren yolculuğunu hayaline bile aşık oluyoruz. Ve yolumuza devam ediyoruz. İşin aslı bu ilçeye neden geldik derseniz, Hatay’ın en iyi künefelerinden birinin burada Petek Pastanesi’nde olduğunu duyduk.

20180211_181641.jpg

Şehir merkezinde aracı park etmek baya zor bizden söylemesi. 1942’den bu yana hizmet veren bu naif işletme, pastaneciliğin çok önüne geçmiş. Yiyecek türlerinin de çoğunu bulabileceğiniz bir mekan burası. Künefelerin siparişini veriyoruz, çay ile sıcak sıcak götürüyoruz mideye ve keyfimiz yerine geliyor. Fakat burada bir eleştirimiz olacak; burayı fiyat olarak da diğer künefecilerden pahalı buluyoruz. Ayrıca, Meclis Künefe’de de yediğimiz künefe daha çok hoşumuza gitmişti.

Tatlı krizini de atlattıktan sonra kendimizi Hatay’a bırakıyoruz. Bir buçuk saat gittikten sonra karnımız acıkmış belli ki, eski meclis binasının altındaki büfelerin önünde buluyoruz kendimizi. Burası Taksim Kızılkayalar’ın bulunduğu yer gibi sıra sıra büfeler var. Islak hamburger yerine hepsi sadece soslu köfte dürümü satıyor.

20180211_202757.jpg

Yol kenarına, kaldırıma masa sandalyeleri atmışlar. Biz de müşteri çekmeye çalışan garsonların sesleri ile bir mekana giriyoruz. Öyle hastası olacağınız bir lezzet değil arkadaşlar. Hazır dürümler olur ya onun gibi bir şey. Çok doyurucu bir lavaşa sarılı olduğunu söylememiz gerekiyor ama.Tadı damağımızdan gitmeyen Meclis Künefe ise bir merdiven kadar yakın bize.

Hatay'a gidince künefe mutlaka yenir. Biz de bu geleneği bozmadık ve 5 farklı künefe yedik 3 günde 😊 Herkesin ağız tadı farklı tabi, kimi daha şekerli, kimi daha tuzlu, kimi çayla bazısı sütle, kimi daha uzayan peynirli, kimi daha şovmenli, kimi kaymaklı ya da dondurmalı, kimi ise daha tost ekmeği tadında sevebilir. Ancak hepsinin ortak özelliği künefe olmasıdır. Ve künefe güzeldir, özeldir, yenmelidir 😁 ……………….. #oralarnereler #hatay #antakya #iskenderun #künefe #tatlı #dessert #desserts #foodphotography #foodporn #dinner #breakfast #lunch #milk #fıstık #icecream #kaymak #dondurma #macro #travel #travelworld #travelpics #traveller #travelphotography #city #citylife #yummy #delicious

A post shared by idil & burak 🌍 Travellers (@oralarnereler) on

Daha fazla nefsimize hakim olamıyoruz tabi. Künefelerinden yeyip, sütünden ve çayından içip keyifleri gıcır gıcır yapıyoruz. Hatay’a bir daha ne zaman geleceğiz sonuçta? 5 künefe çok mu? Tabi bu saatte yenen yemeklerin suçu ile Hatayın ara sokaklarında dolaşarak kendimizi avutuyoruz. Son gecemizi de öğretmen evinde kalarak sonlandırıyoruz.  Gayet büyük ve temizdi, öneririz.

Saat 15:00 deki uçuşumuzdan önce Uzun Çarşı’da biraz dolanıp, hediyelik eşyalarından alarak havaalanına doğru gidiyoruz.

20180212_104125.jpg

Yolda başlayan yağmurun bir işaret olduğunu ve arkamızdan Hatay’ın ağladığını düşünüyoruz. Hava alanı dışarıdan çok havalı görünüyor. Pardon ama içerisi rezalet, kovalar var her yerde çünkü çatıdan su damlıyor! 5. sınıf bir yerle karşılaşıyorsunuz. Beklemek için hiç güzel bir yer değil bizden uyarması.

GOPR7037.JPG

Tabi ki havaalanı bozamazdı gezinin güzelliğini. Sonuç olarak, Hatay bizim için çok lezzetli ve öğrenmek açısından inanılmaz zevkli geçti. Hayatımıza da çok şey kattığını söylemeliyiz. Gerçekten buraya 3 gün hiç yetmez, bizden söylemesi doya doya 1 hafta şart bu şehre..

İki gezgin Aşığın söylediği gibi. Gezin, gezin, dönün… 

 

Kategoriler:Genel, şehirlerEtiketler:, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

4 comments

  1. çok başarılı.tebrikler

    Liked by 1 kişi

  2. Açıkçası Turizm adına ne aranırsa Hatay’da var. Artık sükunetli günlerine döndükten sonra ziyaret etmeyi planlıyoruz bizde.

    Dopdolu 4 gününüz olmuş ki bu yazıda onun bir kanıtı. Kaleminize sağlık.

    Liked by 1 kişi

%d blogcu bunu beğendi: